Hapishanenin doğuşu - Kitap izlenimi - Şiirler Güzel sözler -->

Hapishanenin doğuşu - Kitap izlenimi

Tarih : Şubat 26, 2020 Yorum (0)

Hapishanenin doğuşu başlıklı kitap izlenimi hakkında ki yorumlamayı burada paylaşıyoruz. Hapishanenin doğuşu isimli kitap için işte yorumlama.

#Hapishanenindoğuşu


Hapishanenin Doğuşu



HAPİSHANENİN DOĞUŞU
Yazar: Michel FOUCAULT
Türkçe Söyleyen: Mehmet Ali KILIÇBAY
Yayınevi: İmge Kitapevi, Ankara, 2006, s.445.

M. Foucault, Hapishanenin Doğuşu’nda iktidar sisteminin gelmiş geçmiş tarihinin özetini sunar. Çevirenin ön sözünde belirtildiği gibi “hapishane tarihi veya gözetim altında tutma ve cezalandırmanın tarihi, birçok kimse için şaşırtıcı olmaktadır” (s. 27). Tarih ise birçoğumuzun bildiği gibi kazanılan zaferlerin anlatısı ile dolu olan, kahramanlık öyküleridir. Hapishaneler, iktidarların gözetim altında tutma yeridir o halde tüm bu disiplin süreci bir “tarih” olabilir mi? Tarihin görmezlikten gelinen olaylarını kim bilmek ister ki ya da tüm bu disiplin süreçlerini kim gün ışığına çıkarmak, gözler önüne sermek ister? “Foucault bilmek istiyor ve tarihçiliğin XX. yüzyılın başından beri kaydedilenlerle daha fazla ilgilenmeye başlamasıyla birlikte, o da bu akımın içinde yer alıyor. Foucault aslında bir filozof ama karşımıza çoğu zaman bir tarihçi olarak çıkıyor” (s.27). Hapishanenin Doğuşu’nda Foucault’nun felsefesinin dilini zorlarken, tarihin ve siyaset sosyolojisinin alışılmış terminolojisini alt üst ettiğini görebiliriz.
Hapishanenin Doğuşu’nun ilk baskısı 1992 yılında Türkçeye çevrilmiş, 3. Baskısı da 2006 yılında yayımlanmıştır. İmge yayınlarından çıkan kitap tabiri caizse Foucault hayranlarının başucu kitabı olmaya devam etmektedir. Kitabın içindekilere baktığımızda; birinci bölüme kadar okuyucuyu iktidar simgelerini yansıtan siyah beyaz fotoğraf kareleri, 18. yüzyıl Fransa’sının, hastane, kışla, hapishanesinin çeşitli mimari planlarının ve görsellerinin karşıladığını görmekteyiz. Kitap toplamda dört bölümden oluşmaktadır. Her bölüm kendi içinde çeşitli ayrımlara ayrılmıştır. Birinci bölüm “Azap” başlığı altında “Mahkûmların Bedeni” ve “Azap Çektirmenin Görkemi” başlıklarını taşıyan iki ayrımdan oluşmaktadır. Bu bölümde Foucault, Damiens adlı bir mahkûmun infazını ayrıntılı bir şekilde anlatır. Suçunu itiraf etmesi istenen Damiens’e yapılan işkence ayrıntılı bir biçimde tasvir edilmektedir. Mahkumun Tanrı’ya yakarışları, azap çektirme anını zevkle seyreden halkın bağırışları ve şiddet aracılığıyla iktidarı elinde tutan kralın bu durumdan memnun bedeni Hapishanenin Doğuşu’nda gözler önüne serilmektedir. Foucault, Damies’a çektirilen işkenceleri en küçük ayrıntılarına kadar dehşetli bir biçimde anlatır. Damiens’in göğüs, kol ve bacaklarındaki et parçaları kızgın bir kerpetenle teker teker koparılır. Acı çektirme; adaleti yerine getirme ve iktidarı yüceltmedir. İşkence iktidarın kendini dışa vurma yöntemidir. Cellat kralın gücünü sergileyen baş roldeki aktördür ve bu törensel an güçlü olanın güçsüz olan üzerindeki mutlak hakimiyetin ifadesidir ve kral iktidarını yeniden üretmek için bu töreni gerçekleştirmek zorundadır. Soğukkanlı celladın; mahkumun yakarışlarını duymadan, işkenceyi devam ettirmesi ve bedeni parçalara ayırması ile Foucault’un anlatımıyla bu durumdan alınan hazzı hissetmek mümkündür. Damiens isimli mahkumun başına gelenler 1757 yılında Paris’te yaşanmıştır. 18. yüzyılın sonuna kadar dünyanın birçok yerinde bu şekilde devam eden cezai yaptırımlar, tartışmalara neden olmuştur. “Azap çektirilen, parçalanan, organları koparılan, yüzüne veya omzuna simgesel damga basılan, canlı veya ölü olarak teşhir edilen, seyirlik unsur haline getirilen beden birkaç on yıl içinde ortadan yok olmuştur. Beden, ceza ile yıldırmanın ana hedefi olmaktan çıkmıştır. XVIII. yüzyılın sonuyla XIX. yüzyılın başında, bazı büyük tartışmalara rağmen, cezayı karanlık bir şenlik haline çeviren uygulama yok olmaya yüz tutmuştur” (s.39). Ceza yavaş yavaş seyirlik bir sahne olmaktan çıkmıştır. Azap çektirmenin ortadan kaldırılmasıyla bedenin tutuklanmasının söz konusu olduğunu görüyoruz. Hapishane, içeri kapatma, zorla çalıştırma, kürek, sürgüne gönderme gibi modern cezalandırma sistemleri önemli bir yere sahip olmuşlardır. Tam bu noktada Foucault’un okuyucusuna “ceza eğer, artık en katı biçimleriyle bedene yönelmiyorsa, neye müdahale etmektedir?” sorusunu hatırlattığını görmekteyiz. 19.yy da ortaya çıkan modern hapishaneler yeni bir bilgi ve iktidar türünün ortaya çıkışını göstermektedir.





Hapishanenin Doğuşu’nun amacını “modern ruhun ve yeni yargılama erkinin birbiriyle bağlantılı tarihini, cezalandırma erkinin desteklerini bulduğu, meşruluk noktalarını ve kurallarını sağladığı, etkilerini yaydığı ve onun aşırı özgünlüğünü maskeleyen, bugünkü bilimsel-hukuki bütünün soyağacını çıkarmak” (s.59) şeklinde belirtmiştir Foucault. Bununla birlikte “modern ruhun yargı içindeki tarihi nereden itibaren yapılabilir?” sorusuna da yanıt vermenin utulmadığını okuyucu kitapta görebilecektir. Geçmişteki yoğun işkence 18. yy sonlarına gelindiğinde yerini biçimsel kuralların oluşturduğu yeni cezalara bırakmıştır. Kentlerin içinde göğe yükselen hapishanelerle yeni bir “hapis toplumu” yaratılmıştır. Hapishanenin doğuşunun ardından sıra cezaların tanımlanmasına gelmiştir. Kitabın ikinci bölümünde “Ceza” başlığı altında; genelleşmiş ceza ve cezaların yumuşaklığından bahsedildiğini görebiliriz. Foucault’un amacı mahkûmlara verilen cezaları betimlemektir. Kitapta ilk betimlediği ceza açık işkence olmuştur. “Cezalar ılımlı ve suçlarla orantılı olsun, ölüm cezası yalnızca cinayet işleyenlere verilsin ve insanlığı isyan ettiren azap çektirmeler kaldırılsın” (s.125). 18. yüzyılın sonları ile birlikte verilen cezaların sadece yüzde onluk bir kısmı halkın gözü önünde işkence yapılarak gerçekleştirilen idam cezası şeklindedir. Bu azalmaya rağmen sürgün, para cezası gibi cezaların yanında cezaların büyük bölümüne, örneğin; kürek mahkûmlarına kamçılama, dağlama, gibi bir takım küçük işkenceler eşlik etmektedir. Foucault’un tam bu noktada okuyucunun aklına gelecek soruyu kendisinin dile getirdiğini görebiliriz; “Azap çektirme karşısında herkesin duyduğu bu dehşet ve “insani” olacak cezalar konusunda neden böyle bir ısrar vardır?” Herkese açık bir infazla kanın oluk gibi aktığını gören ve buna alışan halk intikamın ancak kanla alınacağını öğrenecektir. Bu nedenle cezanın öç almaya değil sadece cezalandırmaya yönelik olması gerekecektir. Toplumsal sözleşme teorileri ile birlikte de suçun hükümdara yönelik bir tehdit unsuru olmasından ziyade, topluma karşı işlenen yanlışlığı düzeltecek ya da suçluyu yeniden topluma kazandıracak nitelikte olması gereklidir.
Hapishanenin Doğuşu’nun üçüncü bölümünde “Disiplin” başlığına yer verilmektedir. Bu bölüm; “İtaatkar Bedenler”, “İyi Terbiye Etmenin Araçları” ve “Görülmeden Gözetim Altında Tutan Hapishane Sistemi” olmak üzere üç ayrımdan oluşmaktadır. Genel olarak değerlendirmek gerekirse Foucault’un bu bölüme “itaatkar beden” kavramı tanımıyla başladığını görmekteyiz. Terbiye edilebilen, yoğrulabilinen, kullanılabilen beden itaatkar bir bedendir. Bu bedenler iktidarın küçük makineleridir. İyi yetiştirilmiş, uzun eğitimden geçirilmiştir. Foucault’un sorusunu tam bu noktada kullanmak yerinde olacaktır; “18. yüzyılın çok fazla ilgi gösterdiği bu itaatkarlık şemalarında bu kadar yeni olan neydi?”(s.209). Beden her zaman zorlayıcılığın nesnesi olmuştur ancak tekniklerde bir takım değişiklikler olmuştur. Foucault bu sorusunun yanıtını okuyucusuna “disiplin” kavramının tanımıyla başlayarak yanıt vermektedir. Disiplin bağımlı ve idmanlı bedenler “itaatkar bedenler” imal etmektedir. Disiplin gözetim altında tutmayı gerektirir. Disiplinsel aygıt tek bir bakışla her şeyin görülmesine imkan vermelidir. Daire biçimde düzenlenmiş ve hepsi de içe doğru açılan binaların merkezinde yüksek bir bina ve tüm asayişi burada toplayacak, tüm emirler buradan gelecektir. “18. yüzyılın ikinci yarısında dairesel mimarilere tanınan prestijin nedenleri arasında hiç kuşkusuz buna yer vermek gerekmektedir: Bu cins mimariler belli bir siyasal ütopyayı ifade etmektedir” (s.260). “Normalleştirme” ve “sınav” yöntemleri bireyleri disipline etmek olmuştur. Okul, tımarhane, kışla, hastane gibi kurumlar kesintisiz bir sınav aygıtı ve dolayısıyla disiplin aracı haline gelmektedir. Herkesin herkesle kıyaslanmasının söz konusu olduğu bu sistemde, sınav öğretim aracı olmaktan ziyade bir yaptırım aracı haline gelmiştir. Foucault’un sosyolojik tahlillerinin kitabın bu bölümünde adeta sertleştiğini hissetmek mümkündür. “Birey hiç kuşkusuz toplumun “ideolojik” temsilinin kurmaca atomudur; ama aynı zamanda iktidarın “disiplin” denilen bu özgün teknolojisi tarafından imal edilmiş olan bir gerçekliktir” (s. 286). Foucault için okulun, kışlanın, fabrikaların bunların hepsinin hapishaneye benzemesinde şaşılacak hiçbir şey yoktur. Tüm bunlar hapishane takımadasındandır ve herkes birbirini gözetim altında tutar. “Hükümdar bilge ve polis aracılığıyla, halkı düzene ve itaate alıştırmaktadır” (s. 315).
Hapishanenin Doğuşu’nun dördüncü bölümü “Hapishane” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde “eksiksiz ve katı kurumlar”, “yasadışılıklar ve suçluluk” konularına yer verilmektedir. 19. yüzyılda hapsetme hem özgürlükten yoksun bırakma hem de bireylerin teknik olarak dönüştürülmelerini kapsamıştır. Hapishane eksiksiz ve katı kurumdur, bireyin tüm veçhelerinin terbiye edilmesini kapsar. Okul, ordudan daha fazla “her alanda disiplinli”dir. Hapishanenin fiili olarak kapalı tutmayı aştığı ve disiplinsel tekniklerle doldurulduğu ve “cezaevi” olarak aldığı ek, “disiplinsel” ek olmuştur. Descazes bunu, “yasa, suçluyu içine attığı hapishanede izlemek zorundadır” şeklinde ifade etmiştir. Hapishaneler suçlu imal etmenin uzağında mı kalır? Hapishaneler dayanışma içinde hiyerarşik, gelecekteki suç ortaklıkları için her şeye hazır bir suçlular ortamını mı mümkün kılmaktadır? Serbest bırakılan mahkumları bekleyen kader onları tekrar suç işlemeye itmekte midir? Mahkumları tekrar suça iten nedenler nelerdir? Suçlunun ailesi de suçlu ile birlikte dolaylı yoldan suçlu olarak mı damgalanmaktadır? Hapishaneler suçları azaltma işlerinde başarılı mı olmaktadır? Bu ve benzeri çoğaltabileceğimiz tüm sorulara yanıt bulabileceğimiz son bölümde, gerek siyaset gerekse suç sosyolojisi ile ilişkili olan birçok tartışmaya parantez açıldığını görebiliriz.





Hapishanenin Doğuşu modern iktidar(lar) sisteminin tarihini içermektedir. 18. yüzyılla birlikte, iktidarın baskıcı ve şiddete dayalı işleyişinin batı toplumlarında gittikçe azalan, iktidarın baskıcı olmaktan ziyade disipline edici, düzenleyici biçimde işlediğini ortaya koyar. Egemen iktidar, bedenlere acı vererek insanları cezalandırırken, disiplinci iktidar ruhları / zihinleri terbiye ederek bedenleri rasyonel bir biçimde kullanarak onları üretici / işlevsel bir hale getirir. Disiplinci iktidar tüm bu süreçte bilimleri de kullanır ve bilgisiz iktidar düşünülemez. Öte yandan iktidar, görünmezdir ve her yerdedir. Hapishanenin Doğuşu bu anlamda siyaset, hukuk, suç, sosyoloji, felsefe ve tarih ile ilgilenen herkesin okuyabileceği önemli bir eserdir. Özellikle siyaset ve suç sosyolojisi alanları ile ilgili önemli muhakemelerin yapılabilineceği bir kitap olan Hapishanenin Doğuşu, yazarının gerçekçi duruşu ile bütünleşerek akıcı bir dile sahip olması itibariyle uzun yıllar okuyucuları kendine çekmeye devam edecektir.


Hapishanenin doğuşu başlıklı konuyu yorumlamak isterseniz yorumlarınızı foruma bırakabilirsiniz. 


Okuduğunuz bu konu için yorum yapmak istermisin ?
Daha fazla içerik paylaşmamız için heyecanlanmalıyız bize yorum yaparak fişeklenmemizi sağlarmısın ?
*******************
#Edebiyat Sitesi Yazı - Yorum ilişkisi içerisindedir bu yüzden
******************
Yorumlarınızı önemsiyoruz ve bizim için yorumlarınız önemli.

******************
Yorum yapmak için Forumu doldurup düşüncenizi paylaşın lütfen
*****************