İslam Tarihinde Savaş - Şiirler Güzel sözler -->

İslam Tarihinde Savaş

Tarih : Mart 08, 2020 Yorum (1)

Merhaba Sevgili okur; İslam tarihi boyunca yaşanan savaşları yorumlayan bir yazıyla karşınızdayım. Günümüz de halan devam etmekte olan savaşların sebepleri sonuçları ve ilişkilerini açıklayan harika bir yazı.



#islam tarihinde savaşlar sebebi


İslam tarihinde ki ilk savaşlar Müslümanlar arasında olmamıştır. Müslümanlara karşı zulüm eden bir guruba karşı başlatılan savaşların arkasını İslam beldesi olması için çabaladıkları yerler içinde göstermişlerdir.


İslam inancında Savaş denildiğinde hukuku olan muhakeme edilen sivillerin ayrı tutularak sadece askeri güçlerin karşı karşıya geldiği muharebe olmaktaydı. Müslümanlar savaş kurallarına ne kadar riayet etselerde savaş sınavında çok zor durumda kalmışlardır. Müslümanlar ve Kafirler arasında geçen savaşların başlamadan önce eğer Müslüman bir beldeye kafirler ordusu saldırıyorsa orada kimsenin görmek istemeyeceği bir şiddet gösterilirdi o şiddeti daha anne karnında ki çocuğa bile yaşatırlardı (Hatırladınız mı ?) İslam tarihinde saldıraya uğrayan Müslümanlarsa acısını fazlasıyla yaşamışlardır.


Cihad ve savunma harici savaş


İslam tarihinde ki savaşların, Müslümanlar arasında gerçekleşmesini sağlayan bir takım kişilerin olduğunu görebiliyoruz (AJAN) geçmişte kabileleri su ve hayvanlar yüzünden birbirine düşürüp katliam oluşmasını sağlamışlardır. Özellikle ıssız Arabistan çöllerinde hukukun zor gözetileceği yerlerde bu savaşlar faili meçhul katliamlara sebep olmuştur. Bu yapılan savaşlar Allah cellecelalünün ayetine karşı gelmelerini sağlamış ve bunu görememişlerdir.


''Müslümanın, diğer Müslümana ırzı, malı ve kanı haramdır. ''

“Kim bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir canı öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur.” (Mâide sûresi, 5/32)

İç savaş hususunda Müslümanlığı yıkmak için kullanılan her yolu mübah gören kafirler topluluğu İslamı zayıflamış gibi göstermek için elinden geleni yapıyor. Bu zamanda aynı olayları televizyon önlerinde yaşadık. Müslüm gündüz Fadime şahin gibi İslam ile adlarını zikrederek inanları zan altında bıraktılar. Bu zalimlerin yaptığını sanki bütün müslümanlar yapıyor gibi lanse ederek ayrılık yollarını gösterdiler işte bu onların en iyi silahlarındandı. 

Yıllar önce islam devleti Iran ülkesinin İslamiyeti bu güne getirmek için yaptığı kayıtlar Iran ülkesinin islama sahip çıkışını gösterecekti lakin bunu fark eden İngilizler, iran içine yerleştirdikleri ajanlarla islam düşüncelerini öğrenip yeniden bir mezhep oluşturdular Şia denilen bu mezhep İslam dünyasının en tehlikeli halidir. İslamla hiç bir alakası olmayan bir çok davranışı sergileyen bu ülke üstelik binlerce müslümanın kanı eline bulaşmış kendini müslim sanan avenelerdir. Tek benzer yön kıbleye dönmemiz olan Iran Şia düşüncesiyle 4 mezhep düşüncesini yok sayıyor ve bu mezheplere inanan insanları öldürmeleri, malını almaları onlar için cennet vaadi sayılıyor. Yazının başında tekrar ettik; ''Irzı, malı ve kanı haramdır.'' denildiği halde bu kuralları es geçerek kafirlere karşı değil müslüman müslümana karşı savaşır oldu. Böylelikle kafir orduları istedikleri gibi haraket etme özgürlüğüne sahip oluyor. 
Mesela ABD geliyor Suriyeyi vuruyor yan komşusu iran Türkiye müslüman olmalarına rağmen gücün yanında duruyorlar. 

Kafirden korkup kaçan savaşmayan Allaha isyan etmiş gibidir. Kafirler bu gücü iyi kullanıp zayıflayan müslüman topluluğunun dilini vatanı namusunu hatta ırkını bile değiştiriyorlar... Bunu son söyleyenlerden birisi Rahmetli Kaddafiydi. Bu o işi çözdüğünde Kafirleren dost olmayacağını anladı fakat iş işden geçti. Devlet başkanı Kaddafinin servetine el koyduklarında Kaddafi düşmanlarına karşı savaşamaz hale geldi ve bir lokmada gitti. İslam tarihi bu şekilde gerçekleşen yani içden yıkılan devletlerle dolu. Osmanlı yıkılış tarihi İslam tarihinin en acı hadisesi olarak yazılır. 

Abdülhamit Han hazretleri Osmanlı Devleti içinde aynı seneryonun yazıldığını Müslümanı müslümana kırdırtmak olduğunu anladığında tahtan feragat etti çünkü Abdülhamit giderse her şey düzelecekti gibi lanse ettiler. Halk bu işin gerçek olduğunu düşündü Abdülhamit hana baş kaldırdı işte kafirin oyunu burada tutuyor halk uyutulup isyana teşvik ediliyor devlet başkanı tahtan indirilmek zorunda kalıyor, Padişah feragat ettiği sırada aslında tahtı abisine bıraktığını bildirmek ister fakat iş işten geçmiş olduğudur... Bir daha Sultana söz hakkı verilmeyecektir. ... İslam halifesi tarihinde yaşanan bir ihanet davasıyla bu dünyadan göçmüştür. Mekanı cennet olsun. 

15 temmuz da aynı olayları yaşamadık mı ? İslam tarihinde müslamanlara oynanan oyun hep aynı hep aynı yerden geliyorlar fakat tarihimizden de uzaklaştırıldığımız için neler yaşanıp yaşanmadığını çoğumuz bilmiyoruz.  Suriye Türkiye toprağı olduğunu hepimiz biliriz fakat orada ne işimiz var diye galyan yapan bir takım daha içimizde ajan tayfası Fetö gibi ... 


İslam Ansiklopedisi Savaşlar - İslam Tarihi Detay 

Bu bölüm kitaptan alıntı yapılmıştır. İslam ansiklopedisinde tarihin detaylı kısımlarını özetleyerek yer verilmiştir işte o anlatım. 





Câhiliye döneminde Arap kabileleri su ve otlak peşindeki mücadele, kan davaları, yağmalama gibi sebepler yüzünden devamlı surette birbirleriyle savaşırlardı. “Eyyâmü’l-Arab” denilen kabile savaşları olayların yıl dönümlerinde yapılan kısa süreli çatışmalar şeklinde bazan yıllarca sürerdi. İslâm’ın zuhuruna yakın günlerde Yemen’deki işgalci Habeş gücü hariç Arabistan’da ordu kavramına uygun düzenli bir askerî kuvvet bulunmuyordu. Bir savaş çıktığında silâh kullanabilen erkeklerin tamamı savaşa katılırdı. Yaya ve süvari olarak savaşan Araplar kılıç, hançer, ok, mızrak, balta, topuz, kalkan, zırh ve miğfer gibi klasik silâhları kullanırdı. Bazı kabileler komşu milletlerden mancınık, arrâde, debbâbe, dabr, tırmanma merdiveni ve dikenli tel gibi savaş aletlerini de öğrenmişlerdi.
Savaşlarda kumandanlığı kabile reisi yapar, sancağı da kendisi veya nâibi taşırdı. Hiçbir kural tanımayan bedevî kabileleri ansızın saldırır ve hızlı bir şekilde çekilirlerdi. Komşularının taktiklerinden etkilenen yerleşik kabileler ise bir tertibe göre savaşırlardı. İki tarafın mahir silâhşorlarının teke tek çarpışmasıyla (mübâreze) başlayan savaşlar ok atışlarıyla topyekün çatışmaya dönüşür, ardından mızraklar ve en sonunda kılıçlarla göğüs göğüse çarpışma halinde devam ederdi. Bu savaşlarda genellikle saldırıp geri çekilme taktiği uygulanırdı. Câhiliye döneminde Bizans ve İran sınır bölgelerinde yaşayan Gassânîler ve Lahmîler gibi Arap kabileleri, bu devletlerin savaş usullerini ve ordunun beş kola ayrıldığı hamîs sistemini öğrenmişlerdi. Diğer milletlerle yaptıkları savaşlarda geri çekilme hattına önem veren Araplar çölü arkalarına alarak savaşır, zor durumda kalacak olurlarsa düşmanlarının kendilerini takip edemeyecekleri çöle çekilirler, yeni hazırlıkların ardından geri gelip tekrar saldırırlardı.
Mekke’de Hz. Peygamber’e ve müslümanlara düşmanlık edip onlara hayat hakkı tanımak istemeyen Kureyş müşriklerinin Medine’ye hicretten sonra da düşmanlıklarını sürdürmeleri üzerine savaşa izin veren âyetler nâzil olmuştur (el-Bakara 2/190; el-Hac 22/39-40). Müslüman Arap ordusunun nüvesini oluşturan Resûl-i Ekrem askerleri belli bir şekilde düzenlemek, silâhlandırmak ve savaş teknikleri hususunda yetiştirmek için tedbirler almıştır. Ana hatlarıyla Câhiliye devrinin hamîs sistemini devam ettirmekle birlikte İslâm öncesinde sıkça uygulanan saldırıp geri çekilme yerine düzgün saflar halinde çarpışma (es-Saf 61/4), taktik için geri çekilip tekrar saldırma ve manevraya izin veren kararlı hücum (zahf) (el-Enfâl 8/15-16) usullerini getiren Hz. Peygamber on askerin başına bir arîf, on arîfin üzerine bir nakib görevlendirerek ordusunu birliklere ayırmıştır. Sefere çıkmadan önce askerlerini karargâhta toplar ve teftiş eder, çatışma öncesinde safları bizzat düzenlerdi. Hulefâ-yi Râşidîn döneminde Resûl-i Ekrem’in sistemine bölük ve tabur sisteminin de eklendiği, bu sistemin ilk defa Yermük Savaşı’nda Hâlid b. Velîd tarafından uygulandığı bilinmektedir.
Resûlullah zamanında müslümanlar İran ve Bizans’tan yeni silâhlar ve savaş teknikleri öğrenmiştir. Hayber’de çok sayıda mancınık ve debbâbe ele geçiren Hz. Peygamber onları Tâif Muhasarası’nda kullanmış, Hendek Gazvesi’nde de İran asıllı Selmân-ı Fârisî’nin tavsiyesiyle Medine’nin etrafına Araplar arasında bilinmeyen hendek kazdırarak savunma taktiği uygulamıştır. Düşman hakkında bilgi edinmek, amaç ve hedeflerini önceden öğrenmek için keşif kolları çıkarır ve casuslar yollar, bu görevde gerektiği zaman müslüman olmayan kimselerden de yararlanırdı (Buhârî, “Menâḳıbü’l-enṣâr”, 45). Resûl-i Ekrem bütün sefer ve savaşlarında gizlilik prensibine uymuş, hazırlıklarını son derece gizli yürütmüştür. İntikal sırasında da buna dikkat ederek meselâ Bedir’e giderken develerin çanlarını çıkarttırmış ve kılavuz yardımıyla zaman zaman bilinmeyen yollar izlemiştir. Hemen hemen bütün seferlerinde uyguladığı bir başka gizlilik taktiği de son ana kadar harekâtın hedefini saklaması ve anlaşılmasını önlemek için başka yönlere birlikler göndermesidir. Nitekim Mekke’nin fethi sırasında Suriye yönünde Batn-ı İdam’a bir askerî birlik yollamış, ordusuyla Merrüzzahrân vadisine geldiğinde o gece askerlerini olduğundan daha kalabalık göstermek için çok sayıda ateş yaktırmıştır. Ertesi gün ateşleri gördüğü sırada yakalanıp çadırına getirilen ve orada İslâm’ı kabul eden Kureyş lideri Ebû Süfyân’ın gözünü korkutmak için ordunun geçişini görmesini sağlamıştır. Hendek Gazvesi sırasında İslâm’a yeni giren Gatafân ileri gelenlerinden Nuaym b. Mes‘ûd’u bu durumdan habersiz olan Kureyş ve Gatafân ile Kureyzâ yahudilerinin arasını bozmak için görevlendirmiş ve maksadına ulaşmıştır. Hayber kuşatması öncesinde Gatafân ve Fezâre kabilelerinin düşmana yardım göndermelerini önlemek amacıyla Gatafân topraklarındaki Recî‘e yönelip onları kendi yurtlarını savunma telâşına düşürmüştür.
Hz. Peygamber katıldığı savaşları daima ilk örneği Bedir’de kurulan ve bir muhafız birliği tarafından korunan kumanda çadırından yönetmiş ve genellikle taarruzda bulunarak inisiyatifi elinde tutmuştur. Ancak meşruiyet gerekçesi bulunmayan bir savaşa rıza göstermediği gibi girdiği savaşta da keyfîlikten uzak ve temel hukuk ilkelerine bağlı kalınması için çaba harcamış, özellikle çocuk, kadın ve yaşlıların öldürülmesini kesin biçimde yasaklamıştır. Sefer ve savaş sırasında mümkün olduğu kadar belli renkte sarık ve elbise veya belli işaretler kullanılmasını emreden Resûl-i Ekrem, düzenlediği seriyye ve gazveler için beyaz bayraklar (livâ) ve siyah sancaklar (râye) bağlamıştır. Teklifin düşmandan gelmesi durumunda Câhiliye döneminde yaygın olan mübârezeye izin vermiş, fakat kendisi böyle bir teklifte bulunmamıştır (ayrıca bk. MUHAMMED [Siyasî ve Askerî Kişiliği]).
Daha önceleri birbirlerine karşı düşmanlık duyguları içinde olan Arap kabileleri, gönüllerinin İslâm’da birleşmesi ve Hz. Peygamber’in terbiyesiyle idealist bir iman ordusu haline gelmişler, çöl coğrafyasının kazandırdığı fizikî dayanıklılıkları sayesinde dönemin en güçlü iki devletine karşı büyük zaferler kazanmışlardır. Hulefâ-yi Râşidîn döneminde bu iki devletten İran ortadan kaldırılmış, Irak ve İran ile Horasan ve Azerbaycan çevresi İslâm topraklarına katılmıştır. Bizans’a da çok ağır darbeler vurulmuş, Suriye, Filistin, Mısır ve Kuzey Afrika elinden alınmıştır. Hz. Osman’ın halifeliği sırasında güçlü bir donanma oluşturulmuş, Kıbrıs’ı fetheden deniz kuvvetleri, Bizans donanmasına karşı Zâtüssavârî zaferini kazanarak Doğu Akdeniz hâkimiyetini ele geçirmiştir. Emevîler devrinde İstanbul üç defa kuşatılmıştır. İspanya’nın da fethiyle Resûl-i Ekrem’in vefatının üzerinden bir yüzyıl dahi geçmeden İslâm ülkesi batıda Endülüs tarafından Fransa’ya, doğuda Çin sınırlarına ulaşmıştır. Emevîler döneminde Arap olmayan müslüman askerler ordu içinde önem kazanmaya başlamış, Kuzey Afrikalı Berberîler İspanya’nın, İranlılar’la Türkler Asya topraklarının fethinde büyük rol oynamıştır. Abbâsîler’in ilk yüzyılı içinde ordudaki Türk asıllı askerlerin sayısı giderek artmış, bu savaşçılar büyük zaferlerin kazanılmasında en etkili unsur haline gelmiştir.
İslâm ordusunun yürüyüşünde birliklerin tertibi arazinin durumuna göre ayarlanıyordu. Ordugâh seçimine önem verilir, müdafaa imkânlarına, suya yakınlığına ve hayvanlar için otlağının bulunmasına dikkat edilirdi. Konaklamanın uzun sürmesi durumunda ordugâh bir hendekle çevrilirdi. Askerler yazın çadırlarda, kışın ahşap barakalarda kalırdı. Savaş düzenine girerken öncü ve artçı birlikler esas kuvvetlerle birleşir, savaş hattı güçlü bir merkez ve iki kanat halinde tanzim edilirdi. Savaş sırasında kumandanın çadırı ve sancağı merkezde bulunurdu. Genellikle üç sınıfa ayrılan birlikler savaş alanında önde okçular ve tatar-yaycıları, onların ardında mızrak, kılıç ve kalkanla savaşan piyadeler, en arkada ise süvariler olmak üzere dizilirdi; bazan da ordu bölükler halinde sıralanırdı (Parry, sy. 28-29 [1975], s. 198).
Savaşlarda genel olarak dört muharebe taktiği uygulanırdı. 1. Saldırıp geri çekilme. Gayri nizamî savaş veya çete harbi de denilen bu yöntemde âniden saldırıya geçen birlikler bir süre çarpışmanın ardından geriye çekilir, fırsatını buldukça bunu tekrarlardı. İbn Haldûn, bu taktikle savaşan askerler için ordunun arka tarafında bir barikat oluşturulduğunu ve geri çekilen birliklerin bunu korunak olarak kullandıklarını belirtmektedir. 2. Düz hat. Bu taktiğe göre merkez, sağ kanat ve sol kanat birlikleri yan yana yer alır, artçılar ise bu hattın arkasında bulunurdu. 3. Hilâl. Ordunun hilâl şeklinde düzenlendiği bu taktikte sağ ve sol kanatlar az ileride, merkez kuvvetleri biraz geride yer alırdı. Bu düzende merkezin gücü artarken kanatlar zayıflar, artçı birlikler iki kanada yardım ve takviye için görevlendirilirdi. Türk ve Moğollar’dan alınan ve bozkır taktiği de denilen bu yöntemle kaçar gibi yapılarak pusuya düşürülen düşman kuvvetleri hilâl şeklinde kuşatılırdı. 4. Eğik hat. Bu düzende sağ ve sol kanatlar hafif geride, merkez birlikleri ise ileride yer alırdı. Merkezin zayıf, kanatların kuvvetli olduğu bu düzenin zorunlu olmadıkça kullanılmadığı bilinmektedir. Kullanıldığında ise merkezin kanatlarca takviyesi yoluna gidilir veya biraz önüne herhangi bir hücumu püskürtmek için iki bölük süvari birliği yerleştirilirdi.
Türk birlikleri, yürüyüş halindeki düşman ordusunu tuzağa düşürme veya âni saldırılar düzenleyerek önceden hazırlanmış olan tuzak bölgelerine çekme hususunda büyük beceri sahibiydi. Selçuklular süratli manevralara dayanan savaş taktiklerini benimsemişti. Süvari birlikleri dalgalar halinde saldırır ve karşı tarafı yoğun bir ok yağmuruna tutardı. Daha sonra süratle geri çekilirken küçük birlikler halinde dağılarak düşmanı üzerlerine çeker ve pusuda bekleyen diğer süvarilere yanlardan ve arkadan saldırmaları için ortam hazırlardı. Özellikle İlhanlılar ve Memlükler şaşırtıcı mücadele ve çevirme teknikleriyle, başarılı pusularıyla, yüksek manevra kabiliyetleriyle ve mükemmel okçuluklarıyla ün yapmışlardı. Savaşlar süvari birliklerinin hareketliliklerini, mükemmel biniciliklerini, en önemli silâhları olan oku kullanmadaki maharetlerini ve savaşların kaderini belirlemedeki tartışılmaz üstünlüklerini açığa çıkarmıştır. Dolayısıyla manevralarda hızlı ve seyyal, okçulukta mahir süvari birlikleri önem kazanmıştır. Savaşçılık tarihinde köklü değişiklikler yapan asıl gelişme ise ateşli silâhların icadıyla olmuştur (bk. SİLÂH; ayrıca bk. ORDU).
II. (VIII.) yüzyılın ortalarından itibaren askerlik ve savaş konularıyla ilgili çok çeşitli eserler kaleme alınmıştır. III. (IX.) yüzyılın başlarında vefat eden Hersemî’nin Muḫtaṣaru siyâseti’l-ḥurûb adlı eseri bunların ilklerindendir. K. Avvâd, bu alanda yazılmış olan klasik kaynaklarla birlikte Arapça ve Batı dillerinde kaleme alınan araştırmalar hakkında yaptığı bibliyografik çalışmada 7000 civarında kitap ve makale tesbit etmiştir (Meṣâdirü’t-türâs̱i’l-ʿaskerî ʿinde’l-ʿArab, tür.yer.).

BİBLİYOGRAFYABuhârî, “Cihâd”, 1, 2, 112, 125, 138, 157, “Îmân”, 18.
Müslim, “Cihâd”, 2, 17-19, 20, “Îmân”, 80, “İmâre”, 108, 122, “Birr”, 5.
Ebû İshak el-Fezârî, es-Siyer (nşr. Fârûk Hamâde), Beyrut 1408/1987, s. 118-144.
Vâkıdî, el-Meġāzî, II, 490-492, 796-800, 812-814; III, 925-927, 936-937.
İbn Hişâm, es-Sîre, tür.yer.
İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, II, 12, 14, 15, 17, 38-40, 66-71, 74-77, 133-135, 157-158, 165-166.
İbn Abdürabbih, el-ʿİḳdü’l-ferîd, Kahire 1949, I, 127, 130-132.
Mâverdî, el-Aḥkâmü’s-sulṭâniyye, Kahire 1973, s. 35-36.
Serahsî, el-Mebsûṭ, X, 2-8, 30-52.
a.mlf., Şerḥu Siyeri’l-kebîr (nşr. Selâhaddin el-Müneccid), Kahire 1971, I, 213.
İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdü’l-meʿâd, Kahire 1950, III, 38-40.
İbn Haldûn, el-ʿİber, I, 226-229, 288; III, 238.
Kalkaşendî, Ṣubḥu’l-aʿşâ (Şemseddin), XIII, 113-119.
Majid Khadduri, War and Peace in the Law of Islam, Baltimore 1955, tür.yer.
a.mlf., “Ḥarb”, EI2 (İng.), III, 180.
Abdürraûf Avn, el-Fennü’l-ḥarbî fî ṣadri’l-İslâm, Kahire 1961, s. 212-213, 241-243, 250, 254.
Abdul Hameed Siddiqi, Jihād in Islam, Lahore 1979, s. 1-29.
Muhammed Hamîdullah, Hz. Peygamberin Savaşları ve Savaş Meydanları (trc. Salih Tuğ), İstanbul 1981, s. 65, 70, 77, 135.
a.mlf., İslâm Peygamberi (trc. Salih Tuğ), İstanbul 1424/2003, II, 993-1004, ayrıca bk. tür.yer.
K. Avvâd, Meṣâdirü’t-türâs̱i’l-ʿaskerî ʿinde’l-ʿArab, Bağdad 1401/1981, I-II.
Cemâl Yûsuf el-Halefât – Bahâeddin M. Es‘ad, el-ʿAskeriyyetü’l-İslâmiyye ve ḳādetühe’l-ʿiẓâm, Zerkā/Ürdün 1983, s. 57-138, ayrıca bk. tür.yer.
Mahmûd Şît Hattâb, el-ʿAskeriyyetü’l-ʿArabiyyetü’l-İslâmiyye, Beyrut-Kahire 1403/1983, s. 31-38.
Hâlid Câsim el-Cenâbî, Tanẓîmâtü’l-ceyşi’l-ʿArabiyyi’l-İslâmî fî ʿaṣri’l-Ümevî, Bağdad 1984, s. 164-204.
Vefîk ed-Dakdûkī, el-Cündiyye fî ʿahdi’d-devleti’l-Ümeviyye, Beyrut 1985, s. 135-142, 164.
A. K. S. Lambton, State and Government in Medieval Islam, Oxford 1985, s. 201-219.
Ahmed Abdürabbih Mübârek, el-ʿAḳīdetü’l-ḳıtâliyye fi’l-İslâm, Zerkā/Ürdün 1986, s. 87-110, 111-181.
Necati Ulunay Ucuzsatar, Tarih Boyunca Türk Harp Sanatı Taktik ve Stratejisi, Ankara 1986-90, I, 200-225; II, 10-11.
Nu‘mân Sâbit, el-ʿAskeriyye fî ʿahdi’l-ʿAbbâsiyyîn (nşr. Hâmid Ahmed el-Verd), Bağdad 1987, s. 193-209.
Mustafa Zeki Terzi, Hz. Peygamber ve Hulefâ-i Râşidîn Döneminde Askerî Teşkilât, Samsun 1990, s. 65-112.
a.mlf., “Abbâsî Kara Ordusunun Muhârebe Harekâtı”, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, sy. 2, Samsun 1987, s. 130-144.
Bessâm el-Aselî, el-Meẕhebü’l-ʿaskeriyyü’l-İslâmî, Beyrut 1413/1993, s. 7-100, 275-345, ayrıca bk. tür.yer.
E. Landau-Tasseron, “Features of the Pre-Conquest Muslim Army in the Time of Muhammed”, The Byzantine and Early Islamic Near East (ed. A. Cameron), Princeton 1995, III, 299, ayrıca bk. tür.yer.
Sohail H. Hashmi, “Interpreting the Islamic Ethics of War and Peace”, The Ethics of War and Peace: Religious and Secular Perspectives (ed. T. Nardin), Princeton 1996, s. 146-165.
M. Abdülhafîz el-Menâsîr, el-Ceyş fi’l-ʿaṣri’l-ʿAbbâsiyyi’l-evvel, Amman 1420/2000.
M. Abdülhay el-Kettânî, Hz. Peygamber’in Yönetimi: et-Terâtîbu’l-idâriyye (trc. Ahmet Özel), İstanbul 2003, I, 373-393, 483-506.
V. J. Parry, “İslam’da Harb Sanatı” (trc. Erdoğan Merçil – Salih Özbaran), TD, sy. 28-29 (1975), s. 195-218.
a.mlf., “Ḥarb”, EI2 (İng.), III, 190-194.
E. Tyan, “D̲j̲ihād”, a.e., II, 538-539.
Cl. Cahen, “Ḥarb”, a.e., III, 181-184.
D. Ayalon, “Ḥarb”, a.e., III, 184-190.
C. E. Bosworth, “Ḥarb”, a.e., III, 194-198.
S. A. A. Rizvi – J. Burton-Page, “Ḥarb”, a.e., III, 198-203.
Ahmet Özel, “Cihad”, DİA, VII, 527-531.





İslam tarihinde savaş kuralları 




Savaş Kuralları. İslâm’da inanç, ibadet, hukuk ve ahlâk kuralları kaynak ve hedef bakımından bir bütünlük arzettiği için daha çok psikolojik gerilimlerin hâkim olduğu savaş ortamında bile müslüman savaşçılar belli hukukî ve ahlâkî kayıtlar altına alınmıştır. Yukarıda geçen ve sınırları aşmamayı emreden âyetlerle savaş sırasında serbest ve yasak olan eylemleri tek tek sayan Hz. Peygamber’in beyanları ve sahâbenin uygulamaları bu yaklaşımın temel dayanaklarını teşkil etmektedir. Müslümanların tutumu istisna edilirse öteden beri savaşların genellikle kumandanların ve askerlerin şahsî inisiyatiflerinde sınırlama olmaksızın vahşice sürdürüldüğü görülür. Öyle ki Batı’da devletler hukukunun kurucusu diye bilinen Hugo Grotius, 1625 yılında yayımlanan eserinin önsözünde, hıristiyan milletlerin savaşlarda barbarları bile utandıracak çılgınca yöntemler izledikleri ve savaş sırasında Tanrı ya da insan kaynaklı her türlü hukuku ayaklar altına aldıkları için böyle bir eser yazmak zorunda kaldığını söyler (Savaş ve Barış Hukuku, s. 11). Savaşlarda insan haysiyetine aykırı işkence ve tecavüz gibi uygulamalarla savaşa katılmayanların öldürülmesini önlemeye ve savaşın tahribatını sınırlı tutmaya yönelik hükümlerin konulması, İslâm dünyası hariç ancak 1864 Cenevre ve 1907 Lahey sözleşmelerinde kabul edilebilmiştir. Fakat bu sözleşmeler ve daha sonra kabul edilen uluslararası sözleşmelerin hükümleri gerek güçlü devletlerin kendi menfaatlerini hukukun üstünde tutmaları, gerekse savaşanların yeterli seviyede ahlâkî erdemlere sahip olmamaları sebebiyle maddî ve mânevî yaptırımlardan mahrum kaldığı için uygulamaya yeterince yansımamıştır.

Bu çerçevede İslâm hukukunda benimsenen temel kurallar şöylece sıralanabilir: 1. Savaş halinin gerektirdiği bazı istisnalar bulunmakla birlikte genel olarak İslâm ülkesinde müslümana helâl sayılan şeylerle haram olanlar savaşın yapıldığı düşman ülkesinde de aynı hükmü taşır (Şâfiî, el-Üm, VII, 322). 2. Savaşın asıl hedefi yok etmek değil zararsız hale getirmek olduğundan öldürücü niteliği sınırlı silâhların kullanılması esastır. Bununla birlikte bir âyetten (el-Enfâl 8/60) caydırıcılığı temin için günün savaş teknolojisini takip edip çağın silâhlarına sahip olmak gerektiği anlaşılmaktadır. Bu âyette, gereksiz ve haksız yere kullanmak için değil kötü niyetler besleyen düşmanı caydırmak için silâhlanma istendiğinden müslümanlar, kitle imha silâhlarına sahip bulunsalar da onları ilk kullanan taraf olmamaya gayret göstermekle yükümlüdür. Kimyasal, nükleer ve biyolojik silâhları kullanmanın meşruluğu günümüz hukukçuları tarafından tartışılıp bu tür silâhların kullanımıyla ilgili uluslararası antlaşmalar akdedilmekle birlikte bunlar Batılı büyük devletlerce sürekli ihlâl edilmektedir (Documents on The Laws of War, s. 29, 35, 137, 377; Yaman, İslâm Devletler Hukukunda Savaş, s. 117-120). 3. Askerî maksatlarla veya düşmanı aldatmak için savaş hilelerine başvurmak meşrûdur. Hz. Peygamber’in, “Savaş hiledir” şeklindeki tesbiti (Buhârî, “Cihâd”, 157; Müslim, “Cihâd”, 18; Tirmizî, “Cihâd”, 5), savaşta uyanık olup ihtiyatı elden bırakmamak gerektiğini ve karşı tarafı şaşırtacak oyunlardan faydalanılabileceğini göstermektedir. İslâm âlimleri, aradaki antlaşmayı bozmamak ve verilen emanı ihlâl etmemek kaydıyla bu çerçevede mümkün olan her aldatmacaya başvurulabileceğinde görüş birliği içindedir. Bu husus Lahey yönetmeliğinin 24. maddesinde de kabul edilmiştir (Meray, II, 456). 4. Savaşa bizzat veya dolaylı biçimde katkıda bulunmayan kadınlar, çocuklar, akıl hastaları, özürlüler, hastalar, yaşlılar, mâbedlerde inzivaya çekilmiş din adamları ile kendi işlerini yürütmekte olan çiftçi, işçi ve iş adamlarının öldürülmesi yasaktır. Resûl-i Ekrem’in savaşlarda ölümlerin mümkün olduğu kadar azaltılması yönündeki tavsiyeleriyle (Serahsî, Şerḥu’s-Siyeri’l-kebîr, I, 78-79; Şevkânî, VIII, 71 vd.), “Öldürme konusunda insanların en affedici olanları müslümanlardır” sözü (Müsned, I, 393; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 110; İbn Mâce, “Diyât”, 30), kadın ve çocuklar dışında herkesin öldürülebileceği yönündeki görüşün (Mâverdî, s. 50; İbnü’l-Arabî, I, 109; Şemseddin er-Remlî, VIII, 64) tartışmaya açık olduğunu göstermektedir. 5. Düşman askerlerini yakmak veya cesetleri üzerinde tahribat yapmak yasaktır (Buhârî, “Cihâd”, 149; Müslim, “Cihâd”, 3). 6. Düşman tarafın kadınlarına tecavüz etmek ve onlarla gayri meşrû ilişki kurmak yasaktır; hatta bazı mezheplere göre had cezasını gerektirir. 7. Karşı taraf müslüman rehineleri öldürse bile suçun ferdîliği ilkesine göre düşman rehineleri öldürmek yasaktır (Ebû Ya‘lâ el-Ferrâ, s. 48; Serahsî, el-Mebsûṭ, X, 169). 8. Resûl-i Ekrem’in, “Yağmalayan bizden değildir” (Ebû Dâvûd, “Ḥudûd”, 14; Tirmizî, “Siyer”, 40) ve, “Yağma tıpkı murdar hayvan eti yemek gibi haramdır” (Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 128) şeklindeki uyarıları gereğince yağmalamada bulunmak kesinlikle yasaktır. 9. Beslenme ihtiyacını gidermek veya düşmanın savaş gücünü kırmak amacıyla yapılması ya da harekât zaruretinin bulunması dışında bitki dokusunu ve diğer canlı varlığını yok etmek çoğunluğa göre doğru değildir (el-Haşr 59/5; Sahnûn, II, 8; Serahsî, Şerḥu’s-Siyeri’l-kebîr, I, 52-55; İbn Kudâme, X, 509). 10. Stratejik mevkileri, kale vb. müstahkem yerleri tahrip etmek, ateşe vermek, su altında bırakmak savaş gereklilikleri çerçevesinde serbesttir (el-Haşr 59/2). Aynı şekilde Bedir ve Hayber savaşlarında örneği görüldüğü gibi düşmanın su kanallarını kesmek veya kullanılmaz hale getirmek de câizdir. 11. Düşman kendi kadın ve çocuklarını veya elindeki müslüman esirleri kalkan olarak kullanırsa bu durumda bütün fakihler, bunların da isabet alabileceği korkusuna bağlı olarak savaşın en düşük yoğunlukta sürdürülmesi gerektiği konusunda görüş birliğine varmıştır. Fakat düşük yoğunluğun derecesini belirleme konusunda ihtilâf edilmiştir. Bazı âlimler, düşmanın bunu bir yöntem haline getirmemesi için anılan siperlerin hedef alınabileceğini belirtirken çoğunluk, ancak savaşa devam edilmemesi durumunda müslümanların mağlûp olması veya daha büyük zarara uğraması söz konusu ise zarureten bu yola başvurulabileceğini belirtmiştir. 12. Cinsiyet ve yaş şartı aranmaksızın her gayri müslimin savaş sırasında veya zimmet anlaşması imzalanmamışsa savaş sonunda esir alınabileceği fakihlerin çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir (el-Enfâl 8/67-69; Muhammed 47/4). Bununla birlikte esirlere kötü muamelede bulunulması yasaklanmış, barınma ve beslenmelerine özen gösterilmesi, aile fertlerinin birbirinden koparılmaması, özellikle kadın esirlerin namusu konusunda titizlik gösterilmesi istenmiştir (bk. ESİR).

1 Comments:

Comments Yap
avatar

Sonra okudum bütün dinler arasında ki savaş konusunu sanırım başlık yalnış bir araştırma kurbanı oldu aslında Dinler Tarihinde ki Savaşlar olarak geçiş yapmalıydım sanırım. Olsun yinede keyifli bir yazı islami bir araştırma oldu.


Okuduğunuz bu konu için yorum yapmak istermisin ?
Daha fazla içerik paylaşmamız için heyecanlanmalıyız bize yorum yaparak fişeklenmemizi sağlarmısın ?
*******************
#Edebiyat Sitesi Yazı - Yorum ilişkisi içerisindedir bu yüzden
******************
Yorumlarınızı önemsiyoruz ve bizim için yorumlarınız önemli.

******************
Yorum yapmak için Forumu doldurup düşüncenizi paylaşın lütfen
*****************